EN — We’re on the road with my uncle and his wife, leaving Eymir [Ankara]. Deniz says, “It would’ve been easier if you drove the car between the train tracks”. I reply, “My dad and I always go in and out independently of the tracks”. Suddenly, I find myself in a meeting with Demirel. He’s on the phone with a woman, talking about his past. My uncle happily helps young girls in need, giving them shoes in a 1920s style. We hop and skip, heading somewhere that feels like we’ve just had breakfast together. As I follow him, I suddenly find myself at President Demirel’s desk, carrying a fountain pen. The phone call is long, it’s with someone special named Nefes [Breathe]. I say, “I won’t keep you any longer; you seem a bit upset”. “It’s okay” he says, meeting me again and learning that I’m an artist and writer.
We go to a cocktail event; there’s a place that normally has no entrance from outside. He goes ahead, opening a sliding door blocked by scientists in ‘Do Not Enter’ attire, showing me a few works, including videos. I get lost in the crowd; near some umbrellas, I admire one and say, “What a good design”. Demirel’s aide thinks I’m stealing it, but my own umbrella is hanging on me.
As we disperse, I try to leave and encounter people organizing stacks of cement dust–box–sized, neat, untouched [trying not to be seen by Demirel’s men]. I try to climb near them. As I lift my leg to step up, I can’t; someone pulls me to help, another pushes. I’m following a woman and she says, “We know your art”. I tell her they’re mistaken; I haven’t even started creating [in 1990s] yet. I know I’m in a different time period than Demirel’s era.
Around this time [as I traveled back], I’m looking for my family. I run into my dad and uncle on the street, and through some passageways, we end up on a grassy area. They sit comfortably in camping chairs; behind them is a scene from my childhood, which I can’t yet see. Night and day shift rapidly; after the cocktail, it’s night, and we pass through a hidden pharmacy passage. RTE [current president] walks right past me; we discuss how I left my jacket in Demirel’s office. “If only you hadn’t forgotten it”, he says [thin, a bit contrary but somewhat neutral]. I think he might still be a mayor at this point.
After leaving the reception, [writer and actor] Yılmaz Erdoğan appears ahead of me near the iconic Tunali Hilmi Street. I follow him, checking my wallet to give him my business card, thinking we’ll meet because I’m an artist, but I drop it. Someone comes up, asks if what they found is my wallet; I confirm, and they take off with it. There’s another wallet on the ground; I wonder if that’s mine, but it’s not. A pickpocket is nearby, saying he couldn’t even find his own wallet and adds, “If I had, I would’ve already stolen it”.
In a 1989 calendar photo of me, my younger self beats a side–cutter with a wet wipe made for a baby’s bottom. My present self appears beside my childhood self, telling the thief, “Now get the fuck out of here”. I tell my dad and uncle to look me in the eyes; they don’t recognize my older self yet. I say, “I love you very much” and leave without revealing who I am, thinking, “When I remind them of this moment in the future, they’ll realize who I am and be shocked”.
* Transcribed from the voice recording, recorded right after the dream.
TR — Amcamlarla yoldayız, Eymir [Ankara]’den çıkmışız. Deniz bana, “Tren rayları arasında arabayı sürseydin daha rahat giderdin” diyor. “Babam da ben de, raylardan bağımsız gire çıka kullanırız” diye cevap veriyorum. Kendimi bir anda Demirel ile görüşmede buluyorum. Kendi geçmişiyle ilgili bir kadınla telefonda konuşuyor. Amca mutlu bir şekilde ihtiyacı olan kız çocuklarına yardım ediyor, 1920’ler stilinde ayakkabı almış birilerine. Hoplaya zıplaya, ailecek kahvaltı etmiş gibi bir yere gidiyoruz. Onu takip ederken aniden Cumhurbaşkanı Demirel’in masasındayım, dolma kalem götürmüşüm. Telefon konuşması uzun sürüyor, Nefes diye özel biriyle. “Sizi daha fazla tutmayayım, canınız sıkkın belli ki” diyorum. “Olsun” diyor ve benimle yeniden tanışıyor, sanatçı ve yazar olduğumu öğreniyor.
Kokteyle gidiyoruz; normalde dışarıdan girişi olmayan bir yer var, önden gidiyor. Sürgülü/sunta ve ‘Girilmez’ kıyafetli bilimadamlarının kapattığı sürgülü kapıyı açıyor, bana birkaç eser gösteriyor, videolar dahil. Kalabalıkta kayboluyorum; şemsiyelerin olduğu bir yerde, “Ne kadar iyi tasarım” dediğim bir tane var, Demirel’in yaveri şemsiyeyi çalıyorum zannediyor. Kendi şemsiyem de üzerimde takılıymış.
Dağılıyoruz; çıkmaya çalışırken, daha beton olmamış toz çimentoları koli koli üst üste, kargo kutusu kadar düzenli, tozlanmamış halde organize etmeye çalışan kişiler var. Demirel’in adamlarına görünmemeye çalışıyorlar. Onların yanına çıkmaya çalışıyorum.
Tam tırmanırken bacağımı atacakken atamıyorum; biri beni yardım için çekiyor, biri itiyor. Bir kadının peşinden oraya çıkmışım, “Biz sizin sanatınızı biliyoruz” diyor. Nereden bildiklerini, daha yapmaya başlamadığımı söylüyorum. Demirel dönemiyle farklı bir zaman diliminde olduğumu biliyorum.
Tam bu yıllarda ailemi bulmak için çıkıyor, babamla dayıma rastlıyorum sokakta; mekanlar arası geçişi kullanıp çimen bir yerde buluyoruz kendimizi. Kamp sandalyesinde oturuyor babam ve dayım rahat rahat, arkalarında da benim çocukluğum varmış, ben henüz göremiyorum onu. Gece/gündüz çok hızlı değişiyor; kokteylden sonra geceydi, gizli geçit bir eczaneden geçiyoruz. RTE tam önümden geçiyor; ceketimi Demirel’in odasında unuttuğumu konuşuyoruz. “Unutmasaydın,” diyor; henüz zayıf hali, ters ama nötr gibi de biraz. Daha belediye başkanı galiba, diye düşünüyorum.
Resepsiyondan çıkınca önüme Tunali Hilmi Caddesi tarafında Yılmaz Erdoğan düşüyor, onu takip ediyorum. Cüzdanıma bakıyorum, kartvizitimi vermek için; sanatçıyım ben de tanışırız diye düşünüp yere düşürüyorum. Etrafa bakıyorum; biri yanıma gelip bulduğu şeyin benim cüzdanım olup olmadığını soruyor, onaylıyorum, alıp kaçıyor. Yerde başka bir cüzdan var; o mu benim acaba diye düşünürken o da değilmiş. Biraz uzakta bir yankesici var; cüzdanını kendi çevresinde de bulamadığını söyleyip, “Bulsaydık ben çoktan çalmıştım,” diye ekliyor.
1989’da çekilmiş takvim fotoğrafımdaki halim, yan kesiciyi, bebek poposu için yapılmış ıslak mendille eze eze dövüyor. Şimdiki halim çocukluğumun yanında belirip hırsıza, “Şimdi siktir git buradan” diyor. Babam ve dayıma gözlerime bakmalarını söylüyorum; büyük halimi henüz bilmediklerinden tanımıyorlar. “Sizi çok seviyorum” diyip kim olduğumu söylemeden gidiyorum. “Bu anı hatırlattığımda ileride kim olduğumu anlayıp şaşıracaklar” diye düşünüyorum.
* Rüyadan hemen sonra tutulan ses kaydından alınmıştır.


